CİNSEL BİRLEŞMEDEN KAÇINMA

Cinsel birleşme, Avrupa
Medeni Hukuku'nun anlayışına göre, evlilikte her iki
eş açısından yükümlülüktür. Bunun kökeninde
Katolik düşüncesinin evlilikte, cinsel birleşmeden
kaçmayı günah sayması yatmaktadır. Öte yandan
İslam ve Musevi dinleri cinsel birleşmenin her iki
tarafın da isteğiyle gerçekleşmesi gerektiğini
söyler. Bir erkeğin karısını bu konuda zorlamasını
doğru bulmazlar. Cinsel birleşmeden uzak durmak,
boşanma gerekçesi olarak kullanılabilmektedir. Öte
yandan son yıllarda Batı'da cinsel özgürlük
savunucuları yasalardaki bu zorlayıcılıktan
yakınmakta, bunun bireyin cinselliğe "hayır"
diyebilme özgürlüğünü çiğnediğini ileri
sürmektedirler. Yasaların, bireyi cinsel birleşmeye
zorlamasının tam karşıtı olarak beliren bir başka
eğilim, belli zamanlarda cinselliği kısıtlayan toplum
kurallarının, örf ve geleneklerin, dinsel
yasaklamaların varlığıdır. İnsan toplumlarının
çoğunda cinsellikle ilgili tabular uygulanmaktadır.
Bilinçli ya da bilinçsiz olarak uygulanan bu
yasaklamaların temelinde cinsel birleşmenin kirlilik ve
bunun yanı sıra tehlike içermesi inancı yatar.
Tehlike, cinsel birleşmenin erkeği gücünden alıp
götürmesiyle bağlantılıdır. Kuzey Amerikalı
Creek kızılderilileri, cinsel birleşmenin erkek
üzerinde sinirleri uyarıcı bir etkisi olduğuna,
dolayısıyla da erkeğin savaşçılığına zarar
verdiğine inanırlardı. Birleşmeden sonra erkeğin
yaşadığı fiziksel güçsüzlük hali, aynı zamanda
kirli olmayla bağdaştırılır. Bu yüzden bazı Güney
Amerikalı yerlilerde olduğu gibi, cinsel birleşmeyi
bir temizlenme töreni izler. Cinsel birleşmenin
erkekliği azaltacağı düşüncesi, pek çok Amerikalı
kızılderili toplumunda görülmüştür. Eski Yunan'da
savaştan önce bir kadınla cinsel birleşmede
bulunmanın erkeği korkak yapacağı düşünülürdü.
Oysa bir genç erkekle birleşmede bulunmak kişinin
savaşçılığını azaltmazdı. İlkel toplumlarda
cinsel birleşmeden kaçınmanın bir başka nedeni de
ölümle ilişkilidir. Eşi ölmüş bir kimsenin pek
çok toplumda
belli bir süre cinsel ilişkide bulunması doğru
sayılmaz. Dulluk yasının süresi çeşitli yörelerde
farklılık gösterir. Afrika' da Kongo'lar arasında dul
kalmış bir kadının, eşinin ölümünden sonra
yeniden evlenmek için iki yıl beklemesi gerekir. Öte
yandan yine bu insanlar arasında erkek, karısını
gömer gömmez evlenebilir. Cinsel birleşme yasağı
bazen ölen kimsenin yakınlarına da uzanabilir. Bunun
örneği Güney Amerika'daki Jivaro yerlileri arasında
görülür. En aşırı örnekler yasaklanmanın tüm bir
topluluğun üyelerine kadar uzanması şeklindedir.
Cinsel birleşmeden kaçınma, insanın kendi kendine
yarattığı tabuların dışında, içinde yaşadığı
çevrenin koşulları tarafından da belirlenebilir.
Avcı toplumlarda erkeğin av dönemi süresince eşinden
uzak durması gerekir. Hayvancılıkla uğraşan
kimselerde de uzak otlaklarda çobanlık etmek üzere
eşinin yanından ayrılan erkek, benzer bir
kısıtlamaya uyar. Bazen de bir boyun erkeklerinin
balık avına çıkmadan ya da tarımsal etkinliklerden
önce bir dönem cinsel birleşmeden uzak durdukları
gözlenmiştir. Bu, sonucu belirsiz bir girişimden
önceki cinsel perhizin, olumlu sonuç almaya katkısı
olacağı inancına dayanmaktadır.
Yakın çağlarda kişilerin cinsel yaşamları üzerinde
en çok söz sahibi olan kurum, din olmuştur. Cinsellik
konusunda en büyük kısıtlamaları Hıristiyanlık
dini getirmiştir. Özellikle dinin ilk yıllarında,
cinselliğe karşı belirgin olan temel anlayışı,
tensel isteklerin tümünün günahla özdeş olduğu
yolundaydı. Evlilik, sadece üreme adına katlanılan
bir durumdur. Bekaret ise en yüce erdemlerden biri
sayılıyordu. İsanın yolunda giden tüm din
görevlilerinin birinci ödevleri, bekaretlerini
korumaktı. Bu anlayışın zamanla, değişen çağa ve
insanın biyolojik gereksinimlerine ayak uydurması için
belli aralarla toplanan Konsey'lerde ilk dönemlerin
katı tutumunu değiştiren kararlar alındı.
Hristiyanlığın ilk dönemlerindeki bu bağnazlık,
ancak Rönesans sonrasında yerini daha insanca tutumlara
bıraktı. Yumuşamanın ilk belirtilerinden biri, 16.
yüzyıldaki
Reform hareketinden sonra cinsel suçların din
mahkemelerinde değil de sivil yargı organlarında
yargılanmaya başlaması oldu. Luther ayrıca evli
çiftler için haftada iki kez cinsel birleşmenin uygun
olacağı görüşündeydi. Üstelik konunun daha çok
beden sağlığını ilgilendirdiğini düşünüyordu.
Cinsel birleşmeden kaçınmak, adet görmeyle ilgili
tabulara konu olmaktan başka gebelikle ilgili olarak da
gündeme gelmektedir. Gebe kadın her ne kadar çoğu
toplumlarda cinsel bakımdan dışlanmaktaysa da boylar
halinde yaşayan bazı ilkel topluluklarda gebelik
sırasında cinsel birleşmeye izin verildiği, hatta
bunun gerekli görüldüğü de olmaktadır. Güney
Afrika'da yaşayan Kgatla boyu, cinsel birleşmenin
dölütün büyümesi için çok yararlı olacağı
inancındadır. Yeni Gine'li Arapeş topluluğu,
gebeliğin ilk iki ayında sürekli cinsel birleşmeyi
şart koşar. Ancak bu süre içinde sarfedilen çaba
sonucunda dölüt, dölyatağına iyice yerleşmiş
sayılır. Bu gibi örnekler arasında en aşırı
olanı, gebeliğin cinsel birleşmeyi sıklaştırdığı
durumlardır. Güney Nijerya'da yerleşik bazı boylarda
durum böyledir. Burada yaşayan çiftler, gebelik
sırasında başka zamanlarda olduğundan daha sık
biçimde cinsel birleşmeyi doğuma dek sürdürürler.
Cinsel birleşme yasağı, doğumdan hemen sonrası için
de geçerlidir. Çoğu toplumlarda yeni anne olmuş
kadın kirli ve tehlikeli sayılarak yanına
yaklaşılmaz. Kadının yeniden arınması için bir
süre geçmelidir. Bu, bazı yerlerde çocuk bir
yaşını doldurup memeden kesilene dek sürer, ya da iki
üç yıla dek uzayabilir. Cinsel birleşme yasağının
beş altı yıl sürdüğü yerler bile vardır.
Paraguay' da yaşayan bazı yerliler arasında ve Kuzey
Amerika'nın Pavni kızılderililerinde böyle bir
gelenek saptanmıştır. Fakat bu gibi yasaklar sadece
kadın için geçerlidir. Doğum sonrası cinsel
birleşmeden kaçınmanın gelenek olduğu toplumların
hemen hepsi çokeşlilik uygulayan, dolayısıyla
erkeğin başka kadınlarla cinsel birleşmede
bulunabildiği toplumlardır.
|