İlişkiler ve Hayal Kırıklıkları

İlişkiler ve Hayal Kırıklıkları

İlişkiler ve Hayal Kırıklıkları

hayal-kirikliklari
hayal-kirikliklari

İlişkiler ve Hayal Kırıklıkları


Hepimiz hayatımızda aşık olduğumuz anları yüzümüzde bir gülümsemeyle anımsarız. İlişkinin ilerleyen evrelerinde ise aşkın zamanla azaldığına, aşık olduğumuz adamın/kadının aslında tanıdığımız aynı insan olmadığına karar veririz. Bütün bu iç karartıcı yorumlamalar kadın ve erkeklere en çok da medya tarafından ısrarla dayatılır, ucuz kadın dergileri, kadınlara testler çözdürür, erkekleri elde tutmanın yollarını; erkeklere de kadınları tavlamanın yollarını sunar (!). Kişisel geçmişimize bakmanın yanı sıra çevremizde gördüklerimiz ve medyanın dayattıkları da üst üste gelince ilişkilerle ilgili umutsuzluğa kapılmaya başlarız önceleri. İçimizi bir sıkıntı kaplar ve deriz ki: “Ben hep yalnız kalacağım.”, “Doğru insanı neden bir türlü bulamıyorum?” ya da “Bütün ilişkiler aynı, hiçbir anlamı yok.”

Sonra geçmişimizi daha az hatırlayıp yeniden deneriz, bir başka kişiyi görürüz, daha o ilk anda el sıkışmayla ya da göz göze gelmeyle içimizden bir şeyler coşkulu biçimde ona doğru akmak ister. Bir süre sonra sadece o kişiyi düşünmeye başlarız, ondan başka her şeye ilişkin konsantrasyonumuz kaybolur, dikkatimiz dağılır ve o aşık olunan kişiden başkasını düşünemez hale geliriz.

Bu içimizden karşı tarafa doğru akan, akmak isteyen ılık ve coşkulu hal, karşı tarafın vereceği yanıta göre iki şekilde yol alacaktır: birincisi karşımızdakinden içimizdeki duyguya benzer biçimde karşılık görmez isek bunun ismi karşılıksız aşk olur, kimimiz yıllarca onu düşünür; onu ararız, hayatımıza kimseyi sokmayız. Kimimiz ise yeni sevgililer edinir, onları tanımaya çalışmak yerine o sevgilinin bize sevgisini vermeyen kişiye benzemesini bekleriz. Bazen bazılarımızda bu durum yıllarca sürer, acılı şarkılar dinleriz, içeriz, kederleniriz. Tadımız tuzumuz kalmaz. Hayattan zevk alamaz hale geliriz. Karşımıza çıkan insanlara da haksızlık ederiz. Ne bir başkasını sevebiliriz ne de mutlu olmaya gayret ederiz.

O ılık coşkusallığın ikinci yolu ise ilginin, sevmenin ya da aşkın karşılıklı olması halidir, bir kıpırtıyla başlayıp bizi bulutların üzerine çıkarır, aldığımız nefes, nefes değildir artık, dünyada her şey güzeldir, daha da güzel olacaktır, her şeyi yapmaya muktedirizdir, çünkü sevdiğimiz yanımızdadır. Fikirler paylaşılır, önceleri duygular daha ön plandadır, sonraları fikirlerdeki çatışmalar fark edilir ama yine de her iki taraf da
“Bunlar tolere edilir.” düşüncesindedir ya da “Nasılsa değiştiririm ben bunu.” demektedir. Fakat gün geçtikçe içinde büyünen ve yaşanan ailelerin farklılıklarının, kişilerin bireysel ihtiyaçlarının değişkenliğinin, beklentilerin, sevgiyi gösterme biçimleri ve görmek isteme biçimlerinin birbirinden farklı olduğunun ayırdına varırlar.

Eğer kişiler birbirlerini dinlemek yerine sadece kendilerini anlatmaya çalışıyorlarsa, sürekli anlaşılmamaktan şikayet edip anlamaya çalışmıyorlarsa; ilişkilerde çatırdamalar başlar. Sonrasında o yaşa kadar kalıplaşmış ve var olan kendiliği korumak üzere farkına varılmadan kullanılagelen savunma mekanizmaları, daha baskın hale gelir ve kişinin ilişkinin ilk başlarındayken tolere edebileceğine inandığı şeyleri tolere edemediğini hissetmesine yol açar. Kişide bunaltı, yılgınlık, kendine kızma, öfke, kendini geri çekme, başaramama hissi gibi birtakım olumsuz duygular baş gösterir; kişi kendindeki o incinmişlik duygusu ve savunmalarıyla birlikte ilişkisinde yolunda gitmeyen şeyler için karşısındakileri ya da dünyayı suçlamaya başlar. Oysa bütün bu saldırganlık ve öfke, akşam yatağına gittiğinde yaşadığı yalnızlığı bastırabilmek içindir. Sonrasında ilişki tamamen kopar ve bir dolu hayal kırıklığıyla
“Ben asla doğru insanı bulamayacağım, bu kaçıncı tekrarlanış?” şeklinde umutsuzluğa düşer. Oysa bireyler, bu döngüyü kırmadıkları müddetçe aynı duygular, farklı mekanlarda, farklı giysiler içinde, farklı zamanlarda ya da farklı kişilerle kendini tekrarlamaya mahkumdur.

Kişi, kendisinden önce karşısındakinin ne istediğini bilir ve ona göre hareket ederse, o kişi bir gün kendisini bırakıp gittiğinde, kendi varlığına dair hiçbir şeyin kalmadığını görecek, bu da kişiyi daha çok umutsuzluğa, büyük bir boşluğa sürükleyecektir. Oysa mutlu olmak, ulaşılması gereken bir son değildir; mutluluk, sadece bir kişiye bağımlı olarak geçirilen vakitlerin bütünü de değildir. O kişi olmazsa yaşanamayacak bir şey hiç değildir. Mutlu olmak için, önce kişinin kendi içinde tekrar edegelen döngüler saptanmalı, ilişkilerin bu döngünün içinde eriyip gitmesine izin verilmemelidir. Bunun en iyi yolu da önce kendini tanımaktan geçer.

Kişinin kendisini tanıması için ise öncelikli olarak gereken şey, bakışlarını dış dünyadan ziyade kendi iç dünyasına yönlendirmesidir. Karşısındakinin davranışlarına göre şekillenen davranışlarını ve/ya duyguların sonucunda acı çekmek yerine, daha öncesinde buna benzer acıları çekip çekmediğini kendine sormalı, neden böyle acılar çektiğini araştırmalı, acılarının kökenine inerek temel kaynaklarını bulmalıdır. Elbette bütün bu bahsedilenler hiç kolay değildir ve kişinin kendi başına yapabilmesi, bunlar gerçekleşirken sorgulamasını kendi başına sürdürebilmesi mümkün değildir. Bahsi geçen sorgulama ve değerlendirmelerin bir terapist eşliğinde yapılması, kişideki tüm savunma mekanizmalarının bulunup ortaya konması, bu mekanizmaların arkasındaki nedenselliğin saptanması, bunun danışan tarafından algılanması ve içselleştirilmesi, sonrasında yeni edinmiş olduğu bu bakış açısıyla önce kendisini, sonrasında geçmiş ilişkilerinde ya da var olan ilişkisindeki eksiklikleri, görmezden geldiklerini, kendini inandırmaya çalıştığı şeyleri, o ilişkiye yönelme nedenlerini saptaması gerekmektedir.

Sağlıklı bir ilişkide bağımlılık olmaz, karşılıklı bağlılık olur. Sağlıksız olanda ise bağlılık değil bağımlılık olduğundan kişi terk edildiğinde ya da bir şekilde ayrılık gerçekleştiğinde benliğinden bir şeyler kopmuş gibi olur. Kişi, bu ayrılık sonrasında dünyasının çöktüğünden, onsuz nefes alamayacağından bahseder; oysa ne garip tesadüftür ki bir şekilde yaşamaya devam edilir. Kişinin kendine yaptığı yatırım az ise saldırganlığı da o oranda fazla olacaktır, kişinin kendisine karşı sergilediği saldırganlığın en büyük örneği ise ilişkilerin ardından yapılan intihar girişimleridir.

Author Avatar

About Author

1976 Estel doğumluyum. 1994 yılında orta öğretimimi Kadıköy Anadolu Lisesi’ nde,Tıp eğitimimi 2002 yılında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’ nde tamamladım. 2002 yılında Tıpta Uzmanlık(TUS) sınavını Türkiye derecesi ile kazanıp ,İstanbul Beyoğlu Göz Araştırma Hastanesi’ nde Prof.Dr.Ömer Faruk YILMAZ ve Prof.Dr.Ziya Kapran’ın asistanı olarak ihtisasımı tamamladım.2008 yılında uzman doktor oldum, aynı yıl Kızıltepe Devlet Hastanesinde mecburi hizmeti yaptım. çeşitli özel hastanelerde uzman doktor ve başhekim pozisyonlarında çalıştım.Halen okuloplasti,şaşılık, refraktif cerrahi , ön segment (katarakt-keratoplasti) alanlarında cerrahi önplanda çalışmaları sürdürüyorum. 1998 yılında Türkiyenin ilk ücretsiz sağlık hizmeti sunan vede ilk sağlık sitesi olan hastarehberi.com u kurdum . 2002 senesinde sağlık turizmi alanında Türkiyede ilk defa grup halinde excimer lazerle göz ameliyatları için avrupadan hastaların getirilmesini ülkemize kazandırdım . Dünyada ilk defa uygulanan acufocus yöntemiyle yakın görme ameliyatlarının ve göz içine implantla yerleştirilen göz tansiyonu implantlarını ülkemize kazandırdım ve dünyada ilk defa Amerikalılarla birlikte uygulanmasını sağladım. Yuzbinlerce sağlık sorusunu karşılıksız cevaplandırdım.İngilizce ve Almanca yabancı dillerim vardır.Evliyim.

Yorum Ekle