|
|
| Davranış Bozukluğu |
Davranış bozukluğunun temel
özellikleri başkalarının temel haklarına
saldırıldığı ya da içinde olunan içinde olunan
yaşa uygun olarak başlıca toplumsal değerlerin ya da
kuralların hiçe sayıldığı, tekrarlayıcı bir
biçimde ve sürekli olarak görülen bir bozukluktur.
BELİRTİLERİ :
1- Çoğu zaman başkalarına gözdağı vermek,
korkutmak ve üstünlük taslamak, kabadayılık.
2- Çoğu kez kavga ve dövüş başlatmak.
3- Sopa, taş, kırık şişe, şiş, bıçak, tabanca
gibi başkalarına ciddi bir biçimde fiziksel olarak
zarar vermek, yaralamak.
4- İnsanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.
5- Hayvanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.
6- Diğer insanlara saldırarak soyma, hırsızlık,
silahlı soygun yapma.
7- Cinsel olarak diğer insanları taciz etme, zorlama.
8- Yangın çıkarma.
9- Başkalarının eşyalarına zarar verme, kırma,
dökme.
10-Başka insanların evine arabasına zorla girme.
11-Bir çıkar sağlamak ve sorumluluktan kaçmak için
çoğu zaman yalan söyleme.
12-Başka insanların değerli eşyalarını çalma.
13-Mağazalardan kimse görmeden mal çalma,
sahtekarlık.
14-Onüç yaş öncesinden başlayarak ailenin
yasaklarına karşı çoğu zaman geceyi dışarda
geçirme.
15-Onüç yaşından önce başlayarak çoğu zaman
okuldan kaçma, kuralları ciddi biçimde bozma.
16-Onsekiz yaşından sonra antisosyal davranışlar
gösterme.
Yukarıdaki tanı ölçütünün, son 6 ay veya 1
yıldır, en az üç tanesi olması halinde davranış
bozukluğu teşhisi konulur.
EŞLİK EDEN ÖZELLİKLER VE BOZUKLUKLAR
Davranış bozukluğu olan kişiler, diğer insanların
duygularını, arzu, istek ve beklentilerini umursamazlar
ve empati yapamazlar. Saldırgan bireyler, belirsiz
ortamlarda diğerlerinin niyetlerini düşmanca ve tehdit
edici olarak algılarlar. Saldırgan tepkiler verip, bu
tepkilerinde de haklı ve mantıklı olduklarına
inanırlar. Bu bireyler katı, arsız olup, duruma uygun
suçluluk ve pişmanlık duyguları da göstermezler.
Çoğu kez arkadaşlarını ele verip, kendi suçları
nedeniyle başkalarını suçlarlar. Güçlü görünmeye
çalışırlar ama kendilerine güvenleri genelde
düşüktür. Öfke atakları, irrite - gergin hal,
engellenmeye karşı tolerans düşüklüğü ve sık
sık kaza yaptıkları görülebilir. Okul başarıları
yaşa ve zekaya göre beklenen düzeyin altındadır
(okuma ve sözel becerilerde sıklıkla). İntihar
düşünceleri ve intihar girişimleri, rastgele cinsel
ilişkilerle hastalık taşıma ve okuldan atılmalar
görülür.
Anne ve babanın reddi ve ihmali, huysuz bebeklik dönemi
bakımında ve eğitiminde tutarsızlıklar ve baskı,
fiziksel ve cinsel sömürü - dayak - denetim
eksikliği, çocuğun sınırlarının çizilmemesi,
bakım veren kişilerin sık sık değişmesi, ailedeki
büyüklerin sayısının fazla olması, suçlu çocuk
gruplarıyla arkadaşlık etme de, aileden kaynaklanan
bozukluklardır.
Davranış bozukluğu son 10 - 20 yılda artmıştır ve
kentlerde daha sık görülmektedir. Erkek çocuklarda
görülme sıklığı biraz daha fazladır. (18 yaşın
altındaki erkeklerde % 6 - 16, kızlarda ise % 2 - 9
arasında değişir)
GİDİŞ
Davranış bozukluğu 5 - 6 yaşlarında başlayabilir.
Daha çok geç çocukluk ya da erken ergenlik döneminde
başlar. 16 yaşındansonra nadir olarak başladığı
görülmüştür. Gidişi değişkendir. Erken
başlamışsa Antisosyal kişilik bozukluğu riskini
artırır. Duygu durum bozukluğu, anksiyete bozukluğu
riskleri de vardır.
Genetik ve çevre şartları ile oluşan bir bozukluktur.
Alkol bağımlılığı, duygu durum bozukluğu,
şizofreni, hiperaktivite bozukluğu, davranış
bozukluğu gösteren ailelerin çocuklarında bu bozukluk
sık görülür.
Karşıt olma - karşı gelme bozukluğu ve dikkat
eksikliği - hiperaktivite bozuklukları ile birlikte
bulunabilir. Manik epizod geçiren çocuklarla ve uyum
bozukluğu olan çocuklardan ayrılmalıdır. 18 yaşın
altındaki bireylere antisosyal kişilik bozukluğu
tanısı konmaz.
(DSM IV'den yararlanılmıştır)
(Bakınız karşıt olma - karşı gelme bozukluğu)
|
| Normal Dışı Davranışlar |
Davranış bozukluğu nedir sorusunun
yanıtı tarih boyunca insanların ilgi alanı olmuştur.
Çin- Mısır -İbrani ve Yunan dillerinde yazılmış
yapıtlarda davranış bozukluğu gösteren kişilerde
ilgili öykülere rastlanır Yunan mitolojisinde
Herkül'ün sara nöbetleri geçirerek insanlara
saldırdığı "Deli İbrahim"'in büyüklük
duygularına kapılarak tahtından indirilmesi,
Mozart'ın bestelerini yaparken zehirleneceğine dair
inancı, Van Gogh'un kulağını kesip bir fahişeye
yollaması tarihte "davranış bozukluğu
"olarak tanımlanmıştır.
Davranış bozukluğu günümüzde gelişmiş ülkelerde
en önemli sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir ama
hangi davranış normal, hangi davranış anormal
konusunda yapılan çalışmalarda net bir bilgiye
ulaşılamamıştır. Psikologlar ve Psikyatrlar
birbirleriyle teşhis koymada çelişkiye
düşmüşlerdir (Zubin 1967)
Bugün bir çok insan normal ve normal dışı
davranışlarını kesin bir çizgiyle ayrılarak bir
yandan normal davranış gösteren kişiler, bir yanda da
davranış bozukluğu gösteren kişiler olduğunu
sanmaktadırlar.
Bilimsel açıdan böyle bir ölçüt yoktur. Bedenin
fiziksel yapısı ve işlevleri bilindiği ve
görüldüğü için, yani somut olduğu için, fiziksel
hastalıklardan "Normal olmayan"ın
tanımlanması kolaydır. Oysa Psikolojik düzeyde kabul
edilebilecek bir normal modeli yoktur. Bu konuda bilimsel
araştırmacılar karşıt iki karşı görüş
oluşturmuşlardır.
1-Toplumsal normlara, ilkelere uyma normali;
2-Toplumsal kurallardan sapma oranı ise davranış
bozukluğunu yani normal dışını belirlediğini
söylediler.
Birinci görüşü benimseyenler toplum kabul ettiği
sürece belirli bir davranışın normal dışı
sayılmayacağını söylerler.
İkinci görüşte olanlar belirli oranda toplum
kurallarına uymak, toplu halde yaşamak için
gereklidir. Bu olmazsa birey hem kendisine, hem de
topluma zarar verebilir ama normallik için ölçütü
toplumun onayı değil, kişinin kendini iyi
hissedebilmesi olduğunu savunurlar. Bireyin kendi
potansiyellerini kullanması ve isteklerini de
gerçekleştirmesi de önemlidir, "Toplum bireyin
yaratıcılığını bastırmamalıdır" derler. Bu
düşünceyi savunan bilimsel araştırmacılar, bir
davranış toplumun isteğine uygun ama kendi gelişimini
engelleyen ve durduran bir davranışsa normal dışı
yada davranış bozukluğu olarak tanımlarlar.
J.G.Jung bireyin toplumsallıkla bireysellik arasında
ortada bir yerlerde durması gerektiğini şöyle
açıklamıştır. Dünya, dünyanın bir çekim alanı
bu çekim alanında belli bir itim mesafede duran bir
gezegen vardır. Eğer dünyanın bir çekim gücü
olmazsa gezegen uzayın boşluklarında kaybolur. Ama
gezegenin belli bir itim gücü olmazsa dünyaya
yapışır. Bu benzetme ile dünya toplumu gezegende
bireyi temsil eder. Eğer birey aşırı
toplumsallaşırsa gezegen gibi kendi olamaz ama
dünyanın yani toplumun çekim gücünde kalmazsa da
uzayın yani toplumun dışına itilerek kaybolur gider.
Birey toplumla kendisi arasında kendine bir yer
bulmalıdır.
Özetle tüm bilgilerimizi toplarsak kendine, çevresine
ve topluma zarar veren davranışlara sahip kişilere
davranış bozukluğu gösteren kimseler diyebiliriz. Ya
da bu tanımlamayı Psikolog ve Psikiatrlara bırakarak
bize uymayan ama bize zarar vermeden yaşayan insanları
yargılamamayı öğrenmeliyiz.
|
| Antisosyal Davranış Bozukluğu |
Antisosyal Davranış Bozukluğu :
1- Başkalarının mallarına ve bedensel
bütünlüklerine yönelik saldırgan ve duyarsız
davranışlar.
2- Başkalarının alanlarına, sınırlarına yönelik
mesafesizlik, saygısızlık.
3- Dürtüsellik, dürtülerine göre harekete geçme. Bu
insanların uzun vadeli planları olmaz, kısa planlar
yaparlar. O anda akıllarından geçtiği gibi
davranırlar.
4- Duygu ve öfke patlamaları. Aniden dürtüsel olarak
veya önemsizde olsa, bir nedene bağlı olarak
bağırıp çağırıp kavgaya girişebilirler.
5- Duyarsızlık. Bu insanlar başka insanların
yaşamlarında yol açtıklarıhasarlara karşı
duyarsızdırlar. Pişmanlık duymazlar.
6- Yalan söyleme ve hırsızlık. Yalan söyleme ve
hırsızlık aslında aynı şeylerdir; yani gerçeği
çalmaktır. Kendi dünyalarından dışlamak için
gereksiz ortamlarda dahi yalan söylerler.
Hırsızlıkları çok yoğun değildir. Genelde sabıka
almazlar.
7- Kendine duyarsızlık. Sorumsuz araba kullanmak gibi
davranış bozukluğu gösterirler. Kendi başlarına
gelebilecek olumsuzlukları da umursamazlar.
Bu insanlarda samimiyetin doğal olmayan bir kısmı
" mesafesizlik " vardır. Çocukluk
öykülerinde iletişim kopukluğu, kurallara uymama,
evden kaçma gibi hikayeler vardır. Henüz ergenlik
çağına gelmemiş gençlerse hemen " kişilik
bozukluğu " tanısı konmalıdır.
8- Kurallara ve otoriteye baş kaldırma ve uymama
vardır. Genel kuralları çiğnerler ve öfke
patlamaları ile karşı çıkarlar. En yoğun duyguları
öfkedir. Bu öfkeyi maskelemezler ve toplumsal sorunlar
yaratacak şekilde dışa vururlar.
Bu kişilerde sevgi arayışı ve kabul edilme
önemlidir. Kendilerini algılayamaz, anlayamaz ve
kendileriyle ilişki kuramazlar.
Diğer belirtiler :
· Öfke patlamaları, kurallara itaatsizlik,
hırsızlık, yalancılık
· Vicdansızlık
· Kendisine güçlü görünme isteği. Dışarıdaki
insanlara öfke ile güçlü göründüklerini
varsayarak, içlerinde güçlü olduklarını sanırlar.
· Ortamı bilgi ile değil, agresyon gerilimi ile
kontrol etmek isterler.
· Kendilerini anlamaktan uzak ve her problemde
çözümü dışarda arayan kişilerdir. Öfkeyi dış
dünyaya akıttıkça kendini savunmuş olur; ama daha
çok öfkelenerek bir kısır döngünün içinde kalır.
Köşeye sıkışmış hisseder, riske girer,
çaresizliği ve çözümsüzlüğü hep öfke
nedeniyledir.
· Bu insanların öfkesini bastırıp yenebilen tek
duygu kaygıdır. Kaygı yaşarlarsa öfkeleri
sönebilir.
ANTİ SOSYAL YAPININ OLUŞUMU
Çocukluk yaşantılarında sevgi beklentileri
verilemediğinden, ya da onların ihtiyaçları olduğu
kadar verilemediği için, öfke duyguları
gelişmiştir. Esasında hissedebildikleri tek duygu da
budur.
Çocukluk yıllarında ebeveynlerinin tüm beklentilerini
yerine getirdikleri halde, sevgi alamama haksızlığına
uğrama onların kurallara uymamalarına neden olur.
" Ben kurallara uydum. Sizlerin tüm beklentilerini
yerine getirdim ama gene beni sevmediniz. Kurallara
uymuyorum, onlara çok öfkeliyim " diye
düşünür. Sevgiler verilmediği halde ortalıkta
dolanan, sevgi arayan, sevgi dilenen, zavallı, sefil
çocuk halini görmek istemez. Antisosyallerde bir SAYGI
sorunu vardır. Kendi tarzında hala bugün de sevgi
aramaktadır. Ancak parası olunca ailesini görmeye
gider. Kendine saygı duyamama ve hala sevgi arayan
kendime saygı duyamama, kendisine ve diğerlerine hala
sevgi aradığı için duyduğu öfke vardır.
Antisosyaller başkalarını önemsedikleri zaman sevgiye
ihtiyaç duyabilecekleri ve bunu alamayacakları korkusu
ile sevgiye yatırım yapmazlar.
Alkolizm, madde bağımlılığı gibi, aşırı hız
gibi kendilerine zarar veren eylemlerde bulunurlar. İç
dünyaları fırtınalı ve çok hareketlidir.
Duyarsızlıkları bir maske, sevgi açlıklarına
karşı giydikleri bir savunma elbisesidir ve denge
bulmalarına yardım eder.
Antisosyallerin nörolojik bozuklukları da olabilir.
Çocukluktan kalma skelleri olabilir.
Dürtüsellik, kısa vade davranışları,
rahatsızlığın ana yapısını oluşturmaktadır.
Tedavi ilaç ve psikoterapi iledir.
|
| Histerionik Davranış Bozukluğu |
Histerionik Davranış Bozukluğu
aşağıdaki davranışlarla ortaya çıkar :
1- İlgi ihtiyacı
Bu kişiler ilgiye öylesine ihyiyaç duyarlar ki,
kendilerini hep ilgi odağı yapacak davranışlar
sergileyerek merkezde olma, odak olma çabaları vardır.
2- Abartı
Duygularını, üzüntülerini, sevinçlerini,
öfkelerini ( öfkeyi saldırgan olmadan ) abartarak
ortaya koyarlar.
3- Abartılı anlatım
Küçük bir olayı çok daha derin bir içerik
taşırmış gibi anlatırlar.
4- Abartılı yaklaşım
Kişilerle mesafesizdirler. Yeni tanıştıkları
kimselerle doğal olan mesafeyi hızla kapatmak isterler.
5- Cinselliği kullanma
Cinsel çekim yaratmak ve cinselliği vurgulayarak,
karşı cinste etki yaratmak isterler. Giyim ve
davranışlarını bu yönde kullanırlar.
Bu kişiler genelde yüzeysel ve derine doğru
ilerleyememiş bireylerdir. Bu insanlara yaklaşılırsa
şişirilmiş bir balon gibi yüzeysel bir genişleme
görülür. İçleri boştur ve bir balon gibi sönerler.
Çünkü abartılı duygusallığın karşısında
YÜZEYSELLİK duygusunun ifadesinde hemen görülür.
" Üzüldüğün zaman ne oluyor ? Nasıl
yaşıyorsun ? Korku sana ne yaşatıyor ?"
denildiğinde birşey belirleyemez. Duygu derinliği
yoktur. Karşısındaki kişinin ilgisini çekip, ilgiyi
aldıktan sonra derinliğe dalamazlar. Bir şekilde
narsist bireyleri hatırlatırlar.
Histerionik kişiler, Antisosyal kişiler gibi
DÜRTÜSELLİKLE hareket ederler ve ötekini
düşünmezler.
Öfke vardır. Dikkati çekemezlerse ilgisizlik
karşısında hemen öfkeye kapılırlar.
"KAYGI"lıdırlar. Bu, ilgiyi çekememe
kaygısıdır.
Gerçek anlamda kişilerarası ilişkiyi
bilemediklerinden, " Abartılı davranmazsam, kimse
benle ilgilenmez " düşüncesi vardır.
Dışardan ilgiye muhtaçtırlar, ama dış dünyadaki
kişilerle yakınlık kuramadıklarından ilişkileri
sığ kalır. Evlenebilirler ve evlilik ilişkileri de
belirli bir sığlıkta kalır. Partner buna razı ise
evlilikleri sürebilir.
Histerionikler zeki insanlardır. Sosyal gruplarda
dikkati çekmek için herkesi eğlendirip palyaçoluk
yapabilirler. Yaşamda başarı söz konusu olduğunda
ise orta ölçekte kalırlar.
İlgisizlik, başarısızlık ve ilişkilerde sorun
yaşadıklarında hemen TERKEDİLME kaygısı
taşıdıklarından DEPRESYONA girerler. " Ben daha
başka güzel ilişkilere layığım " diyerek
abartılı aşk, abartılı istekler adına ilişkilerini
kaybedebilirler. Ya da ilişkilerinde dengesizlik
yaşayarak yaşantıları sürer.
Depresyona girmezlerse tedavi ihtiyacı duymazlar.
Tedaviye gelmişlerse, bilinçlendirme ve bilgilendirme
terapileri önem kazanır. Hızlı yüzleştirmelerden
hoşlanmazlar, terapiyi bırakabilirler. Sadece
sorunları olduğu zaman terapiye gelmek isterler. Bir
süreklilik ve iş disiplini göstermekte güçlük
çekerler.
|
| Paranoid Davranış Bozukluğu |
DSM IV'e göre, paranoid kişi ergenlik
yıllarından başlayarak insanların kendisine kasıtlı
olarak kötülük yapıp zarar vereceğine inanır.
Kişiler içinde bulundukları duruma göre zaman zaman
böyle süreçler yaşayabilirler; bu normaldir. Ancak
paranoid kişiler, sosyal ortam, kültür ve kişiler
değişsede, kültürden bağımsız olarak daima
herkesin kötü olduğunu, tehlikeli olduğunu, zarar
vereceklerini söyleyerek herkesi itham ederler.
Genelde aile ve iş arkadaşları onlardan bıkar ve
terapiye getirilirler; ama onlar kendilerinde bir
bozukluk olduğuna inanmazlar ve hep çevreden
yakınırlar. Terapiste de güvenmezler ve haksızlığa
uğradıklarını söyler dururlar.
Hiçbir yeterli kanıtları yoktur ama daima
sömürülüp, zarar görecekleri inançları nedeniyle
herkese ve herşeye şüpheyle yaklaşırlar. Sıradan
olaylar ve konuşmalardan, kendilerini küçük
düşürücü anlamlar çıkarırlar. Gerçek bir olay
olursa hemen saldırır ve affetmezler. Şüphecilikleri
nedeniyle kendileriyle ilgili hiçbir şey konuşmazlar
ve paylaşmazlar. Partnerlerinin sadık olup
olmadığından sürekli şüphe içindedirler. Sürekli
arkadaşlıkları yoktur. Dünyanın güvenilmez ve ne
yapacakları belli olmayan, kötülük düşünen
insanlarla dolu olduğuna inanırlar ve sürekli
anksiyete yaşarlar. (Ogden, 1986)
(Bakınız Paranoid Kişilik Bozukluğu)
|
| Narsisistik Davranış Bozukluğu |
Narsisler herşeyi kendisinin en iyi
yaptığına inanan, içlerinde çok önemli işleri
başaracaklarına dair düşünceleri olan, eleştirilere
kapalı, tepkisel kişilerdir.
Eleştirildiklerinde, kıskanç, kendilerini çekemeyen
kişilerle karşı karşıya olduklarını
düşünürler. Kendilerinden yukarıda tanımladıkları
insanları da, onların elde ettiklerinden dolayı
kıskanırlar.
Bir empati (kendini karşındakinin yerine koyabilme)
duygusal iletişim kurabilme eksikliği, hissedememe,
sevinci paylaşamama vardır.
Kendi amaçlarına ulaşabilmek için, başkalarını
hiç vicdan azabı duymadan kullanabilirler. Narsisler,
antisosyaller gibi saldırganca değil, sakin bir
şekilde başkalarının imkanlarından yararlanırlar.
Devamlı övülme ve saygıya muhtaçtırlar.
Karşılarındakinden hayranlık ve saygı alma
ihtiyaçları çok yükselmiştir.
Özel bir yaklaşımı hakettiği düşünceleri vardır
(Örneğin bir ödeme için sıraya girmemek, rezervasyon
gereken otel ve lokantalarda onlara yer açılması
gibi).
Öfke patlamaları ve tepkisel davranışlar
gösterebilirler (Dürtüsellikle aniden aklına eseni
yapma gibi)
Narsisler gergin insanlardır. Havada gerilim vardır,
kendimizi denetlememiz gerekir gibi hissederiz.
Terkedilmeye toleransları yoktur. Öfke ile cevap
verirler ve bir süre partnerlerini bırakmak istemezler.
Ama sonra sükunet gelir. Bazen kendilerini terkedeni
aşağılayarak "Git !" de diyebilirler.
Özsaygı eksiklikleri vardır. Kendilerine iç
dünyalarında duyamadıkları saygıyı ve beğeniyi
başkalarından almak isterler.
Narsisler çocukluklarında hakettikleri halde sevgi
alamamışlar ve hep almaya çalışmış çocuklardır.
Hiç ümitlerini kaybetmeden, vazgeçmeden çaba sarfedip
sevgi almaya çalışmayı sürdürmüşlerdir.
Yetişkin yaşamlarında " Sevgi almak için ne çok
çabalamıştım " diye kendilerine kızarlar ve
öfke duyarlar. Kendilerine saygı ve sevgi almak için
insafsız davranırlar. Genelde başarılı insanlardır
ve yüksek mevkilere yerleşirler. Entellektüel
kişilerdir.
Narsisler depresyona girerlerse, psikoterapiye
başvurabilirler. Depresyon kendilerini suçlama
nedeniyle oluşmuştur ama ben beceremeyen biri olarak
geldim demezler. Paranoid, kuşkucu tarafları vardır.
Bundan dolayı terapistlerine başlangıçta
güvenmeyebilirler. Kaygı ölçekleri de yüksek
olduğundan, narsislerle psikoterapi alanında
çalışmak, özel bir dikkat ve itina gerektirir.
(Bakınız Narsisistik kişilik bozukluğu)
Yukarıdaki bölümler, Uz.Dr.Serdar Çorum'un,
"Jung Analitik Psikoterapi" eğitim
çalışması ders notlarından yararlanılarak
hazırlanmıştır.
|
| İntihar |
(İntihar olaylarında ön teşhis
kriterlerinin araştırılması)
Hemen hemen tüm toplumlar yakın zamana dek intihar
olayına değişik bir açıdan bakmışlar, onu
incelemek ve anlamak istememişlerdir. Pek çok milletin
kanunlarında ve dinlerinde intihar edenlere karşı
cezalar düzenlendiği hemen hepsinin de bu olayı
yasakladığı bilinmektedir.
20. yüzyılda Freud'la başlayan psikanalitik görüş
ilk defa intihara bilimsel yönden yaklaşmaya gayret
etmiş, " Self Hostilitiy - Self Destruction "
görüşleri tutmamıştır.
Son yıllarda psikiyatride büyük gelişme gösteren bir
kol olan, Sosyal Psikiyatri konuyu daha anlamlı ele
almış ve sosyokültürel faktörlerin büyük önemini
ortaya koymayı başarmıştır.
Freud'un "death-instinct" ve
"meninger" in öldürme arzuları ile
sarılmış olma gibi pek yeterli olmayan
açıklamalarından sonra, Schnidman ve Fareberown,
psikososyal bir görüşle intiharın nedenini
incelenmesi ve saptayabildikleri sebepleri görüyoruz.
İntiharı daha iyi bir şarta geçiş ve onur
kazandırıcı bir açıdan görenler, Japonların
Harakiri'si, bazı din ve mezheplerde görülen üstün
derecelere ulaşma isteği, bitik, yaşlı, hastalıklı
veya şiddetli ağrısı olanların bir kurtuluş olarak
intiharı seçmesi.
Psikozda şiddetli sıkıntı halüsinasyon (Hayal
görme) ve illüzyona (Olmayan sesi işitme, yanılsama)
bağlı olabilir.
Ölümleri sonucu yasa ve üzüntüye düşürecekleri
kimselerin sevgisini kazanıp bu insanları sürekli bir
üzüntü ve pişmanlık içinde bırakmak düşüncesi
ile.
Yalnızlık, arkadaşsız kalma, birlikte yaşama
mecburiyeti, mal ve para kaybı, sevilenlerden ayrılık
ve uzaklık veya onları kaybetme, Homoseksüellik,
umutsuzluk, idama mahkum olma, kumarda herşeyini
kaybetme, iflas, yabancı bir çevreye uyum sağlayamama.
Son yıllarda alkol ve uyuşturucu maddeler ve sinir
sistemi uyarıcılarının çok yüksek sayıda
kullanılması ile intihar olayları büyük ölçüde
artmıştır.
Amerika ve Avrupa'da yakın zaman içerisinde ölümcül
hastalığı olan, yoğun biçimde acı çeken insanlara
kendini öldürme hakkı (Ötanazi) verilip
verilmemesiyle ilgili tartışmalar başlamıştır.
TANIMI
Ölümle sonuçlanan, kendini yok etme eylemi "
intihar" olarak tanımlanır. Eylem ölümle
sonuçlanmamışsa " intihar girişimi" adını
alır.
İntiharla ruhsal hastalıklar arasında önemli oranda
bir ilişki vardır. İntihar eden kişilerin %85'inde
ruhsal bir hastalık saptanmıştır. Depresyonda
olanlardan % 40, psikolojik hasta olanlarda % 2, alkol
kullananlarda % 20 oranında olduğu saptanmıştır.
İntihar ve depresyon arasında yüksek bir ilişki
vardır. Depresyondaki temel çatışmalardan ve
üzüntü, bitkinlik, isteksizlik, boşluk gibi
duyguların bozuklukları, intihar öncesi kişilerde
görülmeye başlar. Korku, kaygı, öfke, kızgınlık
gibi duygulara suçluluk duygusu veya cezalandırma
isteği de yerleşebilir. Depresyonda kişinin
çevresinden ayrılarak yabancılaşmamasına karşı,
intihar olaylarında hastada çevreye ve kendine
ilgisizlik, geriye çekilme, kendini yetersiz ve
değersiz hissetme duyguları şiddetlenir. Yardım
istemez çünkü yardım almayı haketmediğini
düşünür.
Kişi kendini intihara götüren tüm bu duygulara ve
düşüncelere karşı olumlu, çözüm getirici,
acısını dindirebilecek ve yaşamını
değiştirebilecek çözümler tasarlayamaz. Kendinde
olumsuz yaşam koşullarını ya da ilişkilerini
değiştirecek gücü bulamaz. Çaresiz hisseder.
Ölümü çözüm getirecek, huzur ve dinginlik
sağlayacak bir çıkış yolu olarak algılar.
|